Yayımlanmış Yazılarım

Kapkara olsa da avuçlarımız, Suyun aziz tebessümü kaplardı yüzümüzü..

Güğümlerle su taşırdık, kararırdı ellerimiz o zamanlar. Kapkara olsa da avuçlarımız, suyun aziz tebessümü kaplardı yüzümüzü. Yıkanmak için bekleyen bulaşıklar, abdest için sabırsızlanan azalar, uyku mamurluğunu atmak isteyen beden, kana kana suyunu içirmek isteyen testi, hep beklerdi hasretle, kararmış aziz suyu taşıyan güğümleri…
Bir de biz yük olmayalım diye, binmezdik eşeğin sırtına, az da olsa ağırlığımız… Köyde iki adet pınar vardı ki buna kimi yaşlılar ‘punar’ derdi. Nüfusu az olsa da köyümüzün, aziz suya duyulan ihtiyaç, her seferimizde sıra bekletirdi halama ve bana.
Güğümlerin yavruları olan; ateşin acısından kararmış, abdest için kullanılan ıbrıklar vardı. Ne güğümlerin ne de ıbrıkların yüzlerindeki kara pullar vazelinle ya da kremle iyileşecek gibi basit ve sıradan değildi… Yılların haşmetini, ateşin suya olan düşkünlüğünü, geçmişin anılarını pullandırıp sunardı, bu kara yüzlü güğümler.
Sonraları plastik kovalar çıktı. Sonraları rengârenk bidonlar… Son gidişlerimiz de artık bidon taşır olduk ellerimizde. Eşeklerde emekli olmuştu, kıyak emeklilik… Teknolojinin kıyağıydı belki de bu! Vardığımızda bir yaz günü kerpiç damlı evin avlusuna, gözüm içeride ki, plastik boruların kavuştuğu, su akan lavabolara değdi. Ve ben o an hüznün yamaçlarında dorukları yoklamaya başladım. Artık ne eşekler vardı, ne keçiler, ne dedem yaşında kara güğümler, ne de abdest ferahlığında ki ıbrıklar… O gün gözlerim, keşik vakti gelince yunacak olan, hep bir kenarda bekleyen çamaşırları aradı, ama bulamadı! Artık ne mutlu ki herkes evinde yıkayacaktı çamaşırlarını, bulaşıklarını. Pınar başındaki tatlı sohbetler unutularak, yapılan kavgalar bitti diye sevinilecekti…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir