BİR YOLCULUK: Gerçek insandan sanal insana…

Başımızı soktuğumuzu sandığımız, bahçesine varıncaya kadar pek de bir zengin içerikli sanal alemler, sanal kentler inşa ettik…

İçlerine tıkılı kaldığımız sanal kentler… bu teknoloji var oldukça olabilecek ya da elektrik oldukça olabilecek kadar da basit ama çoğumuz için her başımız sıkıştığında kaçtığımız yerler. Rabbine kaçamayan, Rabbine sığınamayan, sığınma duygusunu unutan insanın kendini ve kulluğunu aldattığı bir aldatma mekanı bu sanal mekanlar…

Güya denetimden yoksun yerler… Kimsenin karışmadığı hatta Allah’ın bile… Böyle düşünüldüğü için buralara göç ediyor aslında insanlar. Bilim, Mars’tan, uzaydan başka gezegenlerden bahsediyor sürekli, hiç düşündünüz mü peki? Aslında bu teknolojik kentler, insanlar adına çoktan keşfedilmiş yeni yaşam alanları.

Ya da yaşadığını sanan sanal insanların sanal mekanları… Hani çocukken ev içinde evcilik oynanırdı; yastıklarla, minderlerle işte bu sanal kentlerde aynen öyle… Gerçeğin içinde avuntu mekanları, oyun mekanları. İşte böylesine insanları gerçek şehirden, gerçek sokaktan, bağdan bahçelerden, insan olmanın getirdiği yükümlülüklerden ve sorumluluklardan alıkoyan bir teknolojiyi ıslah edebilmeliyiz.

Dünyaya, insana, insanlığa dair bir şeyler söyleme derdindeysek ya da sürekli bunun muhabbetini yapıyorsak esas başlamamız gereken nokta: insanı insan, sonrasında da gerçek bir kul yapan, yapacak olan ahlak esaslı yeni bir mekan inşasına girişmeliyiz. Başımızı o sanal mekanlardan kaldırmadan bu asla gerçekleşmeyecektir. İşte tam burada “dünyada mekan ahirette iman” ifadesini “dünyadaki mekan(lar), ahiretteki hal!” olarak yeniden dizayn etmemiz ve yorumlamamız gerekiyor. Çünkü bu dünyada yaşam sürdüğümüz mekanlar ahiretteki halimizi belirleyecektir.

Sanallaşmanın bir başka yanı olan 3Boyut kavramını da yeniden düşünmek gerekiyor. 3boyut gerçek yaşamda duyularıyla farkına varamadıklarını kapalı mekanlarda ve ekran önlerinde arayan insanın hayal kırıklığının adıdır.

“Dönmeyen gemiler olduk açıktan” diyor bir şiirinde TANPINAR… Hepimiz teknolojinin açık denizinde ardımızda neleri bıraktığımızı unutarak, hatırlamak dahi istemeden açıldıkça açıldık…

Sanallaşma sürecinde Cahit Kulebi’nin Dost şiiri şunları fısıldıyor:  Birilerinin gelmesini de istemez olduk, merdivenlerden, caddelerden, insanlardan çıkan sesleri de duymaz olduk. Yorgunluğumuzun farkında da değiliz, bizi anlayan birilerinin varlığından da, bizden anlayış bekleyenlerden de habersiz kaldık. Sabahlara kadar oturup konuşacak, muhabbet kafası da, muhabbet dolu gönülde kalmadı, hele mavi bir gökyüzüne kanatlar takıp uçuracak şairlik ancak kitaplarda kaldı… Oda sanaldan gerçek olmaya vakit ayırabilirsek.

Bir cevap yazın